20090626

All Along The Watchtower

Siyah beyaz sokaklar. Siyaz beyaz evler. Konaklar. Dylan. Ozanların -neredeyse- hepsi geçmiş, göçmüş, gitmiş. Geçmiş zamanlarda.
Ve paralel bir yaşantıda, Şili'de. Dünyanın tepesinden aşağı düşerken karlar arasında. Hep o aynı şarkı. Aynı anda başka bir coğrafyada, uzun sayılabilecek bir otobüs yolculuğunda da.

Sigara dumanından halka yapabilenlere, fütursuzca saçmalayanlara ve tüm edebi teröristlere selam olsun.

Jimi / Zeitgeist III / Polaroid

20090624

Bothersome Man

Ya öldükten sonra cennet -ki eğer varsa ve biz oraya gideceksek- hiç de bizim beklediğimiz, dinlediğimiz, duyduğumuz gibi değilse.

Sevişiyor fakat zevk almıyor, her istediğimizi yiyebiliyor fakat tat almıyor, aşık olduğumuzu sanıyor fakat hiçbirşey hissetmiyorsak. Ve tüm bunların üstüne bir de hala sabahları erken kalkıp işe yetişmemiz gerekiyorsa.

Bilinmezlik zaman zaman çok ürkütücü olabiliyor.

Öldüğü zaman cennete gidip peri kızlarıyla karşılacaklarını düşünenlere. The Bothersome Man.

Smena 8M / Pocketful Of Money

20090619

Relaxin' With Cherry

Telefon çaldığında öylece tek başıma oturmuş, karnımı doyuruyordum. Karnımı doyuruyordum diyorum çünkü yemek sayılmazdı. Gayet keyifsiz ve hızlıca yenen, sıradan bir Mc Donald's menüsü işte. Yediklerime eşlik etsin diye karşımda açık duran televizyona bakıyordum boş boş. Kanalları değiştiriyorum hızlı hızlı. Sonra. Telefon çaldı.

Sesin iyi geliyordu. Sesin hep iyi geliyordu zaten. Biliyorum. Sesin hiç kötü çıkmazdı ki senin.

"Gelirken ne getireyim" diyorum. "Hiç", diye cevap veriyorsun. "Sadece fotoğraf makineni al, bir de müzik".

Çok konuşamadık yine her zamanki gibi. Gittiğinden beri konuşamadığımız, görüşemediğimiz gibi. Kapattık.

Televizyona bakmaya başladım telefonu elimden bırakırken. Nereye baktığımı bilmiyordum bile. İçinde yaşadığımız komediye, milyonlarca koyuna, meclis salonlarında uyuyarak para kazanan milletvekillerine ve hayatın taa ebesine çığlık çığlığa küfürler savurdum içimden. Şu insanlar olmasa hayat ne kadar güzel olurdu aslında, diye düşündüm. Dişlerimi sıkmaktan çenemin ağrıdığını farkettim. Patates kızartmalarına uzandı elim. Sonra. Orada yemeklerin ne kadar boktan olduğundan ve hiç yiyemediğinden bahsettiğini hatırladım. Fırlatıp attım hepsini. Biliyorum. Gereksiz romantizm. Ama sen de gayet iyi biliyorsun. Ben hep böyleydim.

Sesin iyi geliyordu. Sesin hep iyi geliyordu zaten. Biliyorum. Sesin hiç kötü çıkmazdı ki senin.

Kid Loco / Skhizein

Fotoğraf: http://www.flickr.com/photos/faster08/2691725403/

20090614

Vozvrashcheniye

Yazları en büyük eğlencelerimizdendi. Ya sabahın erken saatlerinde, daha güneş henüz doğmaya başlarken, ya da akşamüstleri, gökyüzü hafif hafif kızıllaşmaya başlarken hazırlanır, balık tutmaya giderdik. Öğle saatlerinde ateş gibi olduğundan, seke seke yürümeye çalıştığımız kumsalda, güneşin batmasıyla birlikte artık soğumuş olan kumların üzerine çıplak ayaklarımızla basmanın keyfini çıkarırdık. Gözümüze kestirdiğimiz, kıyıya yakın bir yere, yanımızda getirdiğimiz havlulardan birini serer ve cebimizdekileri üzerine boşaltırdık. Midyeleri açmak için bir çakı, sigara, kibrit, açacak, misinalar... Sonraki ilk hareket genellikle tişörtlerimizi çıkarıp bir kenara fırlatmak olurdu. Hemen ardından kıyıya gidip dalgaların ıslattığı yerlerdeki kumu kazar, iğnenin ucuna takmak için midye çıkarırdık. Özenle açtığımız midyeleri iğnelere takıp, oltaları fırlatmak için gerildiğimizde, nedense hiç dillendirmediğimiz "kim daha uzağa atacak" yarışına girerdik, birbirimizden habersiz. Sonra. Bekler, denizi dinlerdik.

Vozvrashcheniye / Rusya / Ólafur Arnalds

20090611

Kış.

Çocukluğumuzun ve hayatımızın geçtiği, bin türlü pisliğini ve binbir türlü güzelliğini gördüğümüz Balat sokaklarında seninle yürürken kelimelerin boğazıma koca bir yumruk gibi ineceğini hiç düşünmemiştim. Ağzımı açsam ağlayacaktım hüngür hüngür. Sıktım kendimi. Konuşmak için dudaklarımı araladım. Yumruk indi. Bir damla gözyaşı hissettim. Durdum. Kapadım ağzımı. Omzuna dokundum. Tekrar. Bir damla gözyaşı hissettim. Durdum. Çektim elimi. Sırtımı sıvazladın.

*******

Daha düne kadar, izlediği South Park bölümlerini kahkahalarla tekrar yaşayarak anlatan, bilgisayar başında sabahlara kadar oynadığı oyunların başkahramanı, ekmek almak için iki kat aşağıya inmeye üşenen bezgin, Big Lebowski fanatiği, sen, kardeşim...

Birileri büyümüş olduğuna kanaat getirmiş olacak ki, oyuncaklarını bir kenara bıraktırıp, o ellerine silah verdiler.

Görev-miş. Borç-muş. Erkeklik-miş. Mış. Miş. Müş.

Butters / Öfke / Bekleyiş

Fotoğraf: http://rooze.deviantart.com/art/future-89751447

20090608

Across The Universe

Güneşli ve güzel bir öğleden sonra filmi. The Beatles fanatiği olmasanız bile. Müziklere dikkat.

Bostancı / A-1 / Keyif / Léon & Mati

20090606

Canon A-1

Mütemadiyen zamanda geri gidişler yaşıyorum ve fotoğrafta gözüken nesneye karşı garip, fetiş hisler besliyorum. Sadece dokunup ağırlığını hissetmek bile ayrı bir keyif. Yaşamak da böyle bir şey olmalı. Yakında elele tutuşup sokağa da çıkarız.

Hayyam / Çay / Analog / Mad Max

Before The Devil Knows You're Dead

Haftanın en az bir günü hava aydınlanana kadar uyanık olmama rağmen, güneşin doğuşunu izleyememek ne garip. Güneş, karşı apartmanların kirli camlarına vuran bir yansımadan ibaret. Ve sokak lambalarının sönmesi. Caddenin hareketlenmesi. Daha fazla araba. Daha fazla insan. Yeni bir gün. Doğduğuna tanık olamadığımız güneş ve beraberinde getirdikleri.

35mm / Before The Devil Knows You're Dead / 0372